Bazı televizyon kanallarının şöyle bir saplantısı var. Belirli gün ve haftalara denk gelen bazı günlerde, haber saatini müteakip televizyona; o günün anlam ve önemine Cumhuriyet ‘e deçiş dönemlerinde rast gelecek kadar yaşlı bir amca çıkarıp, o belirli gün ve haftaların eski zamanlarından rivayet etmesi istenir. Televizyon izlememeyi maharetten görüp, birde utanmadan bunu entelliğin bir uzantısı sayan bazı aklı akla zarar şahsiyetlerin yaptığı gibi televizyondaki varı yoğu yeren bir zihnyete şükürki haiz değilim; bu yüzden bu tu kakadır demicem. Bilakis bence fevkalade yerinde bir harekettir.
Velhasılıkelam akşam yemeğini yemişsiniz, onun aığırlığı bir de televizyonun en sakin kanallarından birinde tok ama ninni gibi bir ses tonuyla, tahtadan dükkanının içine girmiş kameraya, mikrofona konuşan bir amca düşünün. İllaki sırtında birde eski hırkası var. (Dramatize olsun diye değil, emin olun yeniside vardır.) Önünde mekanik bir zımbırtı ne idüğü belirsiz. Yeni açmışsınız kanalı merak da uyandı tabi. Amca yarım kaldığı lafına devam ediyor, aynı tok ama sakinleştirici sesiyle..
“Babamda tabi o zamanlar Evveli Gombedel-i Bömbesi’nin (burada anlamadığınız Osmanlıca birşeyler diyor) inşaasında usta başı idi. Akşamları bunun cıvatasından, somunundan, efendime söyliim çarkının yağdanlığından getirir, sobanın üstüne koyardı. Bizde sobanın üstünde duran bu parçları merak ederdik ama orada sobanın sıcağından ateş gibi sıcak olan bu şeylere dokunamazdık. Ta ki sabah soba kendiliğinden söner, o zaman parçalar soğurdu. Ama rahmetli hepimizden erken kalkıp inşaata gittiğinden bunları tekrardan yanına alır akşam gelince yine sobanın üstüne koyardı.
Fakat bir gece evimizin kapısı çaldı, inşaatın bekçisi Bakrad Efendi babamı çağırdı, heyecanla.. (Fakat’ı yanlış yerde kullanıyor amca).. Bir süre konuştular, sonra babam beni aşağıdan odun çıkarmaya yolladı.. Geri döndüğümde babam sobanın içinden yanan odunların bir kısmı ile üstüne bıraktığı mekanik parçaları demir bir kovaya atmış kapının önünde beni bekliyordu. Bana odunları sobaya atmamı tembihleyerek evden ayrıldı. Bir iki saat sonra boş kovayla geri gelmişti.
İnşaatın bazı metal kısımları ilk baharda yapılıyordu.Kışın hava yeterince soğuduğunda ise bu metal parçalar soğuktan küçülüyordu. Öyle bir ebata kadar küçülüyordu ki bu kısımlar, babamın evde sobanın üstünde sıcaktan genleşerek genişleyen parçaları bunların gediklerine veya etraflarına tam oluyordu. Sonradan sıcaklıklar eşitlenince birbirlerine muazzam bir şekilde kenetleniyorlardı. Tabii ben bunu seneler sonra öğrendim..”
vay bea derken sessiz sesiz uykuya dalıyrsunuz; karın tok, sırt pek..
(NOT1: Kişiler, olaylar, mekanlar, yerler hepsi tarafımdan uydurmadır; nitekim bu da bir hikayeciktir.)
(NOT2: “demicem” denmez “demeyeceğim” denir, yok “bide” denmez “bir de” denir gibi hakiki gerekçelerle bu suni metaya sıkıntısal semptom yaratan 3. tekil şahısların ağzına, Türkçe’nin ç’sinin çıkıntısından tutulup, keskin kısmı ile vurulur.)